Mektuplar kategorisi arşivi
Hoşgeldin Neyzen
Sevgili Neyzen, hoş geldin sefa verdin.
Vedud, bizim için söylediğin hoş sözlerin vücud bulmasını nasip etsin.
Dostlar gurbette de az sılada da neyzenim. Hüda için baş koymuş omuz vermiş, verdiği sözlere ve dostluk, kardeşlik ahitlerine uyan kaç dost bulunur ki ?
Çamur ile suyun hikmeti mi bilinmez ama şu dünyada dostum çok diyene itibar etme.
Dost sanırsın,
Ya gözünü para pula yeni imkanlara çevirir gider, ya kendi sıkıntısı bitince senin sıkıntını dinlemek istemez, gider. Bazen eşe çocuğa kaptırır seni unutur. Bizde belki güzel dostlarımızı unutup incittiğimiz zamanlar olmuştur. Hak affetsin.
Kuran-ı Mecidde ne güzel buyrulmuş:
“Mal ve oğullar, dünyâ yaşayışının ziynetidir. Ebedî olarak kalan hayır ve hasenâtsa hem mükâfat bakımından Rabbinin katında daha hayırlıdır, hem sonucu bakımından daha hayırlı.” (Kehf : 46)
Mevlanamız söylemiş:
Şunu iyi bil ki, bu dünyadaki fanî ve yalancı dostlar, sahte sevgililer, sonunda hepsi de sana düşman olacaktır. Başkesen düşman kesilecektir.
O zaman iyisimi sen yalnızlığa gurbete kahretme sevgili Neyzenim.
Pirimiz ne demiş:
“Sana temiz dostlar, iyi dostlar, vefakar dostlar yeryüzünde de var, gökyüzünde de var…”
Neyine sarıl ondan iyi dost var mı ki ?
Vefakar Neyzenim, yüce Allah seni bize burada da kavuşturdu. Dilimizin döndüğünce sözümüzle, kelamımızla yanındayız. Allaha emanet ol.
Hasret – Halvet
Efendim,
Aylar oldu gül yüzünüze hasretim.. Bu gurbet ilinde ne halimi arz edebileceğim biri var ne de derdime derman olacak bir dostum.. Yalnızca bu aciz beden var bana yoldaş olan, gönlüm her daim sizlerle hüküm sürmekte.. Dilimde,dualarımda,gönlümde hep siz sevdiklerim varsınız.. Yanı başınızda her zamanki mahcup halimle oturup,kulağımla o güzel sözlerinizi işitemesem de bana burada sizinle görüşebilme fırsatı verdiğiniz için size yine minnet duyuyorum..
Hz. Pîr ayrılık acısını gönlünün en derinlerinde hissederken demiş ya :
Dinle, bu ney neler hikâyet eder
Ayrılıklardan nasıl şikâyet eder..
Benim halimi başka hiçbir söz daha iyi ifade etmez efendim,aciz kalır hepsi.. Burada kendimi yalnız hissettiğim her an,elimi tutan bir neyim var.. Sayenizde ney?im, nefesimle ruh buluyor,semada döne döne sahibine sesleniyor.. Ayrılıktan şikayet ediyor,kavuşma gününü hasretle bekliyor.. Hani siz bir gün demiştiniz ?Hasretle halvet birbirine çok benzer iki kelime.? diye, şimdi daha iyi anlıyorum.. Yalnızlığın tadına varmayınca,o zehir içine akmayınca kavuşmanın lezzetine erişemiyormuş insan.. O hasreti soluyamıyor nefesinde,üfleyemiyormuş..
Ellerinizi öpeceğim günü sabırla bekliyor,içimde özlemler biriktiriyorum..
Aşk için hep
Selam Semazenim,
İşte dünya dördüncü selamına geldi sen okula başladığın günden beri.
Nasıl hızlı geçiyor zaman değil mi ? Hani Müminun Suresi’nde geçer ya öte tarafta uyanınca insanlar dünyada kaldıkları süre için “Bir gün ya da bir günün birazı kadar kaldık” derlermiş. Hal böyle olunca senin okul yılları dakikalardan ibaret sanırım.
Elif Şafak hanımefendinin romanlarının çoğunu okumuşumdur. Ona yöneltilen garip ve saçma eleştirilere de hiç kulak asmadım. Sanırım Elif Şafak da aynısını yaptı, gayette güzel yaptı.
Hani Hz. Pir söyler ya:
“Düşman saçmasapan lâflar eder,
duyar can kulağım.
Benim için kötü şeyler düşünür,
görür can gözüm.
Üzerime köpeğini salar,
ısırır köpek ayağımı,
çok acılar çekerim, çok acılar.
Köpek değilim, onu ısıramam,
ısırırım dudağımı.”
Aşk romanı da diğer kitapları gibi hoşuma gitti.
Mevlana Şemseddin ve Mevlana Celaleddin pirlerimizin hayatlarından kareler sunmadan önce, Elif Hanım’ın kapsamlı bir araştırma yaptığını biliyorum.
Edebiyat, tıpkı diğer sanat dallarında olduğu gibi birşeyi olduğu gibi ve aynen aktarmayı, yansıtmayı vaadetmez. Eseri ortaya çıkaran sanatçının ruhunun izlerini görürüz. Zaten bu izlerde eserleri güzel yada daha az güzel kılan şeyler.
Ama sonuçta hepsi bir tek şeyi anlatır vesselam.
Aşk olsun Semazenim…
Aşıklar
Sevgili Dedem,
Uzun zamandır yazamadım, öncelikle kusuruma bakma. Tabi bu süre zarfında havadisler birikti.
Biliyorsun bu yıl üniversite son sınıftayım, bu nedenle staj yeri arıyordum bir süredir. İş yerleriyle görüşmelere gitmek, kabul edilmek çok zormuş dedem. Artık üniversite okumak yetmezmiş, staj eylemek lazımmış. Bu nedenle bunu da icra edelim diye çırpınıyorum bir süredir. İstanbul’da her şey olduğu gibi staj için bir yer bulmak da oldukça güç oldu. En nihayetinde duvarında semazen fotoğrafı olan bir iş yerine dek geldik, konu konuyu açtı. Sanırım kanlarımız uyuştu yeni patronumuzla, yakında staja başlıyorum. Hz. Mevlana hakkında sohbet etmek güzel geldi. Seninle uzaktan hasbi hal ediyoruz ama yüz yüze sohbet etmek de güzel geldi dedem. Senin sohbetlerinin yerini tutmaz elbet, zira senin sohbetinin lezzeti bambaşka.
Sohbet esnasında ofiste ki çalışma ortamının ne kadar güzel olduğunu, arkadaşlığın ne güzel olduğunu çok iyi anlaşıyor gözüktüklerini söyledim. Patron bana şu hikayeyi hatırlattı;
Hz. Mevlâna ve bir kaç dostu yolda yürürlerken iki köpeğin sarmaş dolaş uyuduklarını görürler. Dostlarından biri ne güzel bir dostluk örneği keşke insanlar da bundan örnek alsa der.
Hz. Pir gülümseyerek yanıt verir.
- Aralarına bir kemik atıver de gör kardeşliklerini..
Bu süreç zarfında Elif Şafak’ın Aşk kitabını aldım dedem, bir kaç gün içerisinde okudum. Şayet okuduysan senin görüşlerini öğrenmeyi çok isterim.
Mektupların arası açılmış olsa da kalbimizde ki köprü yerinde sabit dedem.
Sevgiyle ellerinden öpüyorum
Semâ safa, cana şife, ruha gıdadır.
“Yekî gencî pedîd âmed der în dükkân-i zerkûbî
Zihî sûret, zihî ma’nî, zihî hubî, zihî hubî”
“Bana bu kuyumcu dükkanından bir definedir göründü. Ne mutlu suret, ne hoş mana, ne güzellik, ne güzellik…”
Yukarıda zikrettiğimiz beyit, bildiğin gibi kuyumcu Salâhaddin’in dükkanının önünden geçerken semaya başlayan Mevlanamızın ünlü beyitlerindendir. Hz Pir önceden de sema ederdi, bunu Eflaki’nin aktarımından öğreniyoruz lakin en meşhur sema sahnesi Konya sokaklarında Şeyh Salâhaddin’in kuyumcu dükkanı önünde cereyan eden bu hadisedir sanırım.
Hz Pir’in çırakların altınlara vurduğu seslerden etkilenerek sema etmesiyle mest olan Ulu Şeyh Salâhaddin, altın varakların zarar görmesine aldırmadan çıraklarına vurmaya devam edin demiştir.
Şeyh Salâhaddin, sonunda ikilinin etrafına toplaşan ahaliye şöyle seslenir:
“Ben gerçek altını buldum yağmalayın dükkanımı. Ben asıl hazinenin yerini gördüm çünkü, yağmalayın !”
Sevgili dostum, Semazenim, Pirimiz ne demişti ?
Ey oğul! Bağı çöz, azat ol. Ne zamana kadar gümüş, altın esiri olacaksın?
Salâhaddinin ayağının tozu olsak, namazlarımız da semalarımız da bir an için Rabbimizin dergahında gözümüzü açsak, burada kapasak. Belki bir daha hiç kendimize gelemeyiz o zaman belki anlarız:
“Gerçeğin tadını alan er
ne altına aldırış eder,
ne kalender tacına bakar.
Ne tasası vardır, ne kini”
…derken ne demiş Celaleddin Rumi.
Semazenim, canım, cancağzım,
Semâ safa, cana şife, ruha gıdadır. Allah kabul etsin…
Kahve bahane
Dedem,
Sevgiyle ellerinden öpüyorum. Mektuplarıma hızlı cevaplar beklemiyorum. Maksat aramıza giren mesafeler sohbetimiz bölmesin. Bilirim ki görüşemesek de kalplerimiz bir atar. Ortada affedilecek bir husus yok. Gönül ne kahve ister, ne kahvehane gönül sohbet ister kahve bahane..
Dedem, eski günleri yâd etmek için bazen evde kendi kendime semâ’ ediyorum. Semâ’ ederken bazen hüşu içinde tüm dünya dertlerinden sıyrılıyorum. Bazense aldığım semâ’ dersleri aklıma geliyor. Tam 6 ay sürmüştü eğitimim, ne daha uzun ne daha kısa. Tahtalı bir çivinin üzerinde aldığım günleri hatırlayınca parmağımın arasında ki çiviyi hissediyorum hala. O çivi sanki halen parmaklarımın arasında ve sol ayağım sabit dönüyorum zikrederek. Zikir başlayınca düşünceler uzaklaşıyor, sıyrılıyorum düşüncelerden. O zaman aklıma ne aldığım eğitim, ne dünyevi dertler geliyor. Baş başa kalmak O’nunla, ismine haykırarak.
Bazense dedem özlüyorum semâ’ etmeyi ama nedense bu özlemimi dindirmek için semâ’ etmiyorum. Bazense bu özlem güzel geliyor. Sevgiliyi özlemek gibi burada çekilen özlemden sonra yapılan semâ’ ayrı bir lezzetli oluyor.
Senin etrafında semâ’ etmeyi de özledim dedem.
Pervane
“Ba’d ez vefat türbe-i ma der zemin mecuy
Der sineha-yı merdum-i arif mezar-ı mast” *
* Ölümümüzden sonra türbemizi mezarımızı yerde arama sen, Bizim mezarımız ariflerin gönlündedir.
Ey canımın canı Semazen, bize ettiğin güzel ve hoş sözler hep kendi erdemlerin. Bu alemde senin mektuplarına tez cevap yazamazsak bizi bağışla. Bu haşa, seni bekletmek, üzmek isteğimizden değildir. Dünya kokusuna batmışlığımız belki bizi senin o güzel sohbetinden ayırıyor, affet.
Hazreti Pir’in yukarıdaki beyiti sanırım bir önceki mektuplara da daha güzel bir cevap olur.
Güneşin etrafında bir pervane olmaktan söz etmiştin, bu ne yüce iş ne kutlu dava !
Vedud nasip ederse, pervanenin kaderiyle kaderlenmek yani yanmak, kendinden kurtulmak ve birliğe ulaşmak saadeti var sonunda. Bu yolda Allah sana yardım etsin.
Semazenlik olunca serde dönmek ve pervanelere özenmekte elbet sana yakışır.
O vakit döne döne git sende Semazen güneşe…
“Mademki ben güneşe kulum,
güneşten söz açmalıyım size.
Mademki gece değilim ben
mademki karanlıklara tapmıyorum
düşten dem vurmak nafile“
Kalbinde aşk olana her yer tekke..
Dedem;
Öncelikle davetimi kırmadığın için sonsuz teşekkürlerimi sunarım.
Mektubunda bahsetmiş olduğun tekke ve zaviyeler konusunu gayet iyi anlayabiliyorum. Bu konu hakkında ki hassasiyetini de biliyorum. Bahsettiğimiz makamlar, sıfatlar kalbi’dir. Bunu herkesinde anlayacağı gayet aşikardır. Bu konu da hassas davranmak gerekir mi bilmiyorum. Gönlümüz de bir tekke varsa, gönlümüz de bir tarikat varsa bu ne kapatılabilir ne de kimse oradan çıkın diyebilir. Zira dedem seninle sohbetlerimizde de herhangi bir tarikate bağlımıyız diye konuşmadık bugüne kadar. Tarikatın yol demek olduğunu bilen her insanında bu konuyu dillendirmeye gerek duymadığı aşikar. Yolu belli olanın, bu yoldan gidiyorum demesine gerek olduğunu düşünmüyorum. Tabi ki bu konuda yorum yapmak sen varken bana düşmez dedem.
Mektubunda da izah ettiğin gibi binbir gün çile çekmek şurda dursun bu zavallı bir gün bile çile çekmedi, bunun için ne dervişlik sıfatına layık oldu ne de böyle bir iddia da bulundu. Ben sadece güneşin etrafında dönen bir pervane, küçük bir semazenim.
Tekrardan davetime göstermiş olduğun nezaket için teşekkür ederim dedem. Sevgiyle ellerinden öpüyorum.
Eyvallah !
“Dinleyin dostlar bu hikayeyi. Gerçekten de bu, bizim hayatımızı anlatmadadır” Mesnevi
Hz Pir, dinle demiş ya, bizde dinleyin der dururuz . Ama sevgili Semazen, senin ricanla bu sayfada konuşmak, halleşmek bizi mutlu eder. İlk başta seninde bildiğin bir hususu belirtmekte yarar görüyorum.
30 Kasım 1925 tarihinde görülen lüzum üzerine memleketimiz sınırlarındaki tüm dergah, zaviye ve tekkeler kapatılmıştır. O yüzden ileride de sözü geçebilecek “Mevlevilik” ile ilgili bazı terim ve ünvanlar artık kullanılmamaktadır.
Dedelikte bunlar gibi tarihte kalmış bir dergah terimidir. Bizim mektuplarımızı okuyabilecek dostlara şimdiden söyleyelim ki Semazen’in bize “Dede” demesi tamamen aramızdakisevgi, muhabbet ve mütavaziliğindendir.
Peki lafzı geçen dedelik tanımı kısaca;
Binbir gün çilesini / hizmetini bitirip dervişlik payesine erişen ve Dergahta hücre sahibi olmuş kişilere, denir.
Sevgili Semazen, muhabbetimiz sohbetimiz daim olsun bu ilk mektubu şimdilik nihayetlendirelim.
Başlangıcımız hayırlı olsun.
Dinle!
Dedem;
İlk “Bişnev” dediğin de ne söylediğini anlayamamıştım. Sonra bıkmadan usanmadan bana “bişnev” ‘in dinle demek olduğundan başlayıp bir çok konuyu anlattın. Mesnevi’nin “Dinle bu ney nasıl şikayet ediyor, ayrılıkları nasıl anlatıyor.” beyti ile başlamasını da izah etmiştin. Sen bunları izah etmeden önce bir Konyalı olarak Mesnevi hakkında tek bildiğim Mevlana tarafından yazılmış olmasıydı. Mevlana hakkında tek bildiğim ise yeşil bir kubbesi olan türbede ki muhterem bir zat olduğuydu. Zamanla sayende hem Hz. Pir hem de Mesnevi-i Manevi hakkında bir miktar bilgi edindim. Yüksek müsadelerinle çağımızın icadı olan internet üzerinden seninle yaptığımız sohbetlere devam etmek isterim. Sevgi ve hürmetlerimle ellerinden öperim.
Semazen
