Ekim, 2010 arşivi

Semâ safa, cana şife, ruha gıdadır.

Yekî gencî pedîd âmed der în dükkân-i zerkûbî

Zihî sûret, zihî ma’nî, zihî hubî, zihî hubî”

“Bana bu kuyumcu dükkanından bir definedir göründü. Ne mutlu suret, ne hoş mana, ne güzellik, ne güzellik…”

Yukarıda zikrettiğimiz beyit, bildiğin gibi kuyumcu Salâhaddin’in dükkanının önünden geçerken semaya başlayan Mevlanamızın ünlü beyitlerindendir. Hz Pir önceden de sema ederdi, bunu Eflaki’nin aktarımından öğreniyoruz lakin en meşhur sema sahnesi Konya sokaklarında Şeyh Salâhaddin’in kuyumcu dükkanı önünde cereyan eden bu hadisedir sanırım.

Hz Pir’in çırakların altınlara vurduğu seslerden etkilenerek  sema etmesiyle mest olan Ulu Şeyh Salâhaddin,  altın varakların zarar görmesine aldırmadan çıraklarına vurmaya devam edin demiştir. 

Şeyh Salâhaddin, sonunda ikilinin etrafına toplaşan ahaliye şöyle seslenir:

“Ben gerçek altını buldum yağmalayın dükkanımı. Ben asıl hazinenin yerini gördüm çünkü, yağmalayın !”

Sevgili dostum,  Semazenim,  Pirimiz ne demişti ?

Ey oğul! Bağı çöz, azat ol. Ne zamana kadar gümüş, altın esiri olacaksın?

Salâhaddinin ayağının tozu olsak, namazlarımız da semalarımız da bir an için  Rabbimizin dergahında gözümüzü açsak, burada kapasak.  Belki bir daha hiç kendimize gelemeyiz o zaman belki anlarız:

“Gerçeğin tadını alan er
ne altına aldırış eder,
ne kalender tacına bakar.
Ne tasası vardır, ne kini”

…derken ne demiş Celaleddin Rumi.

Semazenim, canım, cancağzım,

Semâ safa, cana şife, ruha gıdadır.  Allah kabul etsin…

Yorum yok

Kahve bahane

Dedem,
Sevgiyle ellerinden öpüyorum. Mektuplarıma hızlı cevaplar beklemiyorum. Maksat aramıza giren mesafeler sohbetimiz bölmesin. Bilirim ki görüşemesek de kalplerimiz bir atar. Ortada affedilecek bir husus yok. Gönül ne kahve ister, ne kahvehane gönül sohbet ister kahve bahane..

Dedem, eski günleri yâd etmek için bazen evde kendi kendime semâ’ ediyorum. Semâ’ ederken bazen hüşu içinde tüm dünya dertlerinden sıyrılıyorum. Bazense aldığım semâ’ dersleri aklıma geliyor. Tam 6 ay sürmüştü eğitimim, ne daha uzun ne daha kısa. Tahtalı bir çivinin üzerinde aldığım günleri hatırlayınca parmağımın arasında ki çiviyi hissediyorum hala. O çivi sanki halen parmaklarımın arasında ve sol ayağım sabit dönüyorum zikrederek. Zikir başlayınca düşünceler uzaklaşıyor, sıyrılıyorum düşüncelerden. O zaman aklıma ne aldığım eğitim, ne dünyevi dertler geliyor. Baş başa kalmak O’nunla, ismine haykırarak.

Bazense dedem özlüyorum semâ’ etmeyi ama nedense bu özlemimi dindirmek için semâ’ etmiyorum. Bazense bu özlem güzel geliyor. Sevgiliyi özlemek gibi burada çekilen özlemden sonra yapılan semâ’ ayrı bir lezzetli oluyor.

Senin etrafında semâ’ etmeyi de özledim dedem.

Yorum yok

Pervane

Ba’d ez vefat  türbe-i ma der zemin mecuy

Der sineha-yı merdum-i arif mezar-ı mast” *

* Ölümümüzden sonra türbemizi mezarımızı yerde arama sen, Bizim mezarımız ariflerin gönlündedir.

Ey canımın canı  Semazen, bize ettiğin güzel ve hoş sözler hep kendi erdemlerin. Bu alemde senin mektuplarına tez cevap yazamazsak bizi bağışla. Bu haşa,  seni bekletmek, üzmek isteğimizden değildir. Dünya kokusuna batmışlığımız belki bizi senin o güzel sohbetinden ayırıyor, affet.

Hazreti Pir’in yukarıdaki beyiti sanırım bir önceki mektuplara da daha güzel bir cevap olur.

Güneşin etrafında bir pervane olmaktan söz etmiştin, bu  ne yüce iş ne kutlu dava !

Vedud nasip ederse, pervanenin kaderiyle kaderlenmek yani yanmak, kendinden kurtulmak ve birliğe ulaşmak saadeti  var sonunda. Bu yolda Allah sana yardım etsin.

Semazenlik olunca serde dönmek ve pervanelere özenmekte elbet sana yakışır.

O vakit döne döne git sende Semazen güneşe…

Mademki ben güneşe kulum,

güneşten söz açmalıyım size.

Mademki gece değilim ben

mademki karanlıklara tapmıyorum

düşten dem vurmak nafile

Yorum yok

Kalbinde aşk olana her yer tekke..

Dedem;

Öncelikle davetimi kırmadığın için sonsuz teşekkürlerimi sunarım.
Mektubunda bahsetmiş olduğun tekke ve zaviyeler konusunu gayet iyi anlayabiliyorum. Bu konu hakkında ki hassasiyetini de biliyorum. Bahsettiğimiz makamlar, sıfatlar kalbi’dir. Bunu herkesinde anlayacağı gayet aşikardır. Bu konu da hassas davranmak gerekir mi bilmiyorum. Gönlümüz de bir tekke varsa, gönlümüz de bir tarikat varsa bu ne kapatılabilir ne de kimse oradan çıkın diyebilir. Zira dedem seninle sohbetlerimizde de herhangi bir tarikate bağlımıyız diye konuşmadık bugüne kadar. Tarikatın yol demek olduğunu bilen her insanında bu konuyu dillendirmeye gerek duymadığı aşikar. Yolu belli olanın, bu yoldan gidiyorum demesine gerek olduğunu düşünmüyorum. Tabi ki bu konuda yorum yapmak sen varken bana düşmez dedem.

Mektubunda da izah ettiğin gibi binbir gün çile çekmek şurda dursun bu zavallı bir gün bile çile çekmedi, bunun için ne dervişlik sıfatına layık oldu ne de böyle bir iddia da bulundu. Ben sadece güneşin etrafında dönen bir pervane, küçük bir semazenim.

Tekrardan davetime göstermiş olduğun nezaket için teşekkür ederim dedem. Sevgiyle ellerinden öpüyorum.

Yorum yok

Eyvallah !

“Dinleyin dostlar bu hikayeyi. Gerçekten de bu,  bizim hayatımızı anlatmadadır”  Mesnevi

Hz Pir, dinle demiş ya, bizde dinleyin der dururuz .  Ama sevgili Semazen, senin  ricanla bu sayfada konuşmak, halleşmek bizi mutlu eder. İlk başta seninde bildiğin bir hususu belirtmekte yarar görüyorum.

30 Kasım 1925 tarihinde görülen lüzum üzerine  memleketimiz sınırlarındaki tüm dergah, zaviye ve tekkeler kapatılmıştır.  O yüzden ileride de sözü geçebilecek “Mevlevilik” ile ilgili bazı terim ve ünvanlar artık kullanılmamaktadır.

Dedelikte bunlar gibi tarihte kalmış bir dergah terimidir. Bizim mektuplarımızı okuyabilecek dostlara şimdiden söyleyelim ki Semazen’in bize “Dede” demesi tamamen aramızdakisevgi, muhabbet ve mütavaziliğindendir.

Peki lafzı geçen dedelik tanımı kısaca;

Binbir gün çilesini / hizmetini bitirip dervişlik payesine erişen ve Dergahta hücre sahibi olmuş kişilere, denir.

Sevgili Semazen, muhabbetimiz sohbetimiz daim olsun bu ilk mektubu şimdilik nihayetlendirelim.

Başlangıcımız hayırlı olsun.

Yorum yok